Hüseyin Yılmaz
Payitaht Notları - 2- Neme lazım!
Ortaköy’ün denizle buluşan nazlı mabedinden ayrılan adımlarımız, bizi Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki o dik, çamlı tepeye; Boğaz’ın dört manevi muhafızından biri olan Yahya Efendi Hazretleri’nin dergâhına getirdi.
Ağaçların gölgesinde, Boğaz’a nazır o sessiz ve derin tepede zaman adeta duruyor. Yahya Efendi; sadece devrin en büyük fıkıh ve tıp âlimlerinden biri ya da Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın sütkardeşi ve dertdaşı değildir. O, derin bir kütüphaneyi ve devlet aklını da barındıran kişiliğiyle ve dahi bizzat elleriyle kayaları kırıp bağ-bahçe yetiştiren bir emek insanı, Boğaz’ın akıntısını da gönüllerin fırtınasını da dindiren bir maneviyat eridir.
"Denizcilerin Hâmîsi" olarak bilinen Yahya Efendi, Boğaz'ın sulardaki görünmez kalkanıydı. Osmanlı leventleri ve Kaptan-ı Deryalar sefere çıkarken dergâhın hizasında sancağı eğip selam durur; duayla başladıkları seferlerin dönüşünde ilk şükür adımını dergâhın merdivenlerine atarlardı.
Yahya Efendi’nin dergâhı sadece Müslümanların değil; Rum balıkçıların, Cenevizli gemicilerin ve gayrimüslim komşularının da manevi sığınağıydı. Fırtınada çaresiz kalan Rum ve Hristiyan denizciler onun adıyla selamete erdiklerinde, tuttukları ilk balıkları dergâha hediye getirirlerdi. Kendi bağının yanı sıra komşularının bağlarıyla da ilgilenir, adaleti ve ikramıyla gönülleri fethederdi. Onun bu engin hoşgörüsü ve adaleti, sayısız insanın İslam ile şereflenmesine vesile olmuştur.
Kanunî ile arasındaki o tarihi diyalog da günümüz insanını tam olarak betimliyor...
Cihan hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman, muhteşem devletinin geleceğinden endişe edip sütkardeşi Yahya Efendi’ye bir mektup yazar:
"Sen ilim ve hikmet sahibisin. Bir devlet ne zaman çöker, Osmanlı’nın çöküşü nasıl olur?"
Yahya Efendi, mektubun arkasına sadece şu cümleyi yazıp gönderir:
"Neme lazım be Sultanım!"
Kanunî bu cevaba şaşırıp dergâha gelir ve "Ben, hayati bir soru sordum, neden geçiştirdin?" der. O zaman Yahya Efendi, asırlara ışık tutan o ikazı yapar:
"Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlıklar ayyuka çıksa, bunu duyanlar ve görenler de 'Neme lazım, bana ne, ben işime bakayım' demeye başlasa...
Koyunları kurtlar değil de çobanlar yemeye başlasa...
İşte o zaman devletin çöküşü kaçınılmaz olur!
Liyakat biter, nizam bozulur ve o devlet çöker!"
Yahya Efendi Hazretleri’nin asırlar öncesinden haykırdığı bu "Neme lazım!" ikazı, ne acıdır ki bugün modern çağın insanı olarak bizlerin tam da merkezinde çırpındığımız en büyük manevi ve idari hastalığımızdır. Bireyselleşmenin, duyarsızlaşmanın, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığının ruhları kuşattığı günümüzde; komşusunda yangın varken kendi evinde huzurla oturabileceğini sanan, toplumsal çürümeyi izleyip "Nemize lazım" diyerek kafasını çeviren biçare insanoğlu büyük bir yanılgı içindedir.
Oysa bizim dinimiz, bananeciliği reddeder. Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de kurtuluşa eren müminlerin en belirgin vasfını şöyle beyan buyurur:
"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder (emr-i bi'l-ma'rûf yapar), kötülükten meneder (nehy-i ani'l-münker yapar) ve Allah’a inanırsınız..." (Âl-i İmrân Sûresi, 110)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de toplumsal sorumluluğu bir geminin yolcularına benzeterek, alt kattakilerin gemiyi delmesine göz yuman üst kattakilerin de hep birlikte boğulacağını bize haber vermiştir.
Bu ağır sorumluluk sadece sade vatandaş için değil, en başta makam sahibi idareciler için bir imtihandır. Zira idarecilik bir rütbe değil, omuzlarda taşınan kutsal bir emanettir. Yönetimde liyakati esas almak, ehliyet sahibine hakkını teslim etmek ve iltimasın kökünü kazımak devlet ahlakının ruhudur.
Bir idareci; yasadışı işlere, usulsüzlüklere ve haksızlıklara asla geçit veremez, göz yumamaz. Olumsuzlukların önünü başlamadan kesmek, suistimallere karşı tavizsiz durmak ve gerektiğinde caydırıcı cezayı tereddütsüz uygulamak makamın namusudur. Çobanın görevi sürüyü korumaktır; sömürmek veya kurda yem etmek değil!
Bugün toplumsal çürümelerden ve evlatlarımızın elimizden kayıp gitmesinden şikâyet etmek çözmeye yetmiyor. Çözüm; "Neme lazım" hastalığını söküp atmaktır. Vatandaş evinden, makam sahibi ise yönettiği kurumdan başlayarak kötülüğe dur demek zorundadır. Emanete sadakat gösterilip liyakat başa taç edilmedikçe, yanlışın karşısına dimdik dikilinmedikçe ve taşın altına sadece elimizi değil yüreğimizi koymadıkça bu çöküşü durdurmak mümkün değildir.
İşte hem Karadeniz’in hırçın dalgalarını sakinleştiren bir liman, hem gayrimüslimin hakkını gözeten bir adalet kalesi, hem de devlete ve topluma doğruluğu, sorumluluğu haykıran koca bir çınardır Yahya Efendi. Asırlık çınarların yaprak fısıltıları arasında Boğaz’ı seyredip fatihalarımızı okurken, sadece bir velinin kabrini değil; deryalara sığmayan sorumluluk sahibi bir ruhu da ziyaret etmiş olduk.
Sıla-i rahimle tazelenen ruhumuz, Yahya Efendi Hazretleri’nin iklimindeki bu ibret ve maneviyatla tamamlandı. Rabbim bizleri "Neme lazım!" demeyen, ameliyle ve duruşuyla emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i ani'l-münker vazifesini omuzlayan, sorumluluk sahibi, komşu hakkı gözeten ve basiretli kullarından eylesin.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.