1. YAZARLAR

  2. Ahmet Doğan İlbey

  3. Bahaettin Karakoç, Dolunay ve Firavun Mezarlığı
Ahmet Doğan İlbey

Ahmet Doğan İlbey

Yazarın Tüm Yazıları >

Bahaettin Karakoç, Dolunay ve Firavun Mezarlığı

A+A-

12 Eylül Darbesi’nin ardından 1985 yılının kasım ve aralık ayları… Türkiye’de yayın, yazı ve fikir hürriyet hâlâ uçuk vaziyette. Edebî ve fikrî faaliyetler nadirattan. Böyle bir zamanda şehr-i Maraş’ta Dolunay dergisi şiirimizin beyaz kartalı merhum Bahaettin Karakoç ağabeyin öncülüğünde doğdu.

 

İlk sayısı Ocak 1986'da Maraş'ta çıkan ve Türkiye'nin birçok iline dağıtılan kültür sanat edebiyat dergisi Dolunay’ın gönlümüzde derin bir hâtırası var. Dolunay dergisiyle birlikte “Dolunay Şiir Şölenleri” de gelenek hâline gelmişti.

 

İlk dönem Dolunay dergisinin emektar ve yazıcıları arasında ilahiyatçı, muallim ve yüksek tahsil talebelerinin hâdimi Fâzıl Tiyekli hocanın, derginin meşhur turna kuşlu başlığını, yâni adını çizen, klişeleştiren, nezdimde derginin en muhtevalı yazarı, musahhihi, düzenleyicisi, postalıkların hazırlayıcısı, yâni ilk dönemde derginin her şeyi olan Ali Hocamın (Ali Yurtgezen)’in ve Din Felsefecisi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kök hocanın emekleri unutulmaz.

 

Derginin ilk müdavim ve yazıcıları arasında fakir de vardı. Ah, bir heyecan, bir heyecan! Trabzon Caddesi’ndeki ve daha sonra her tarafı dökülen Maraş Apartmanı’ndaki idarehânesine vecd ile gider gelirdim. Bahaettin ağabeyle her ay Dolunay sayılarını kucaklayıp postaneye gitmek fütühata çıkmak gibiydi. Ali Yurtgezen hocamdı bizi orada çekip çeviren. Arkadaşı eğitimci ve ârif insan Muzaffer Hocamı da getirmeye başladı ki ikisi arasında coşa gelip yeni bir hayata başladık.     

 

Dergi idarehânesi Maraş’ın ilk apartmanlarından hayli problemli Maraş Apartmanı’na taşınmıştı. Üst katların suyu akmaz, tuvaleti kullanılmazdı. Binanın bodrum katında olan, Bahaettin ağabeyin ironik söyleyişiyle “Firavun Mezarlığı”na, yâni merhum Mehmet Gülebenzer’in fotoğrafçı dükkânına inerdik. Suyu, abdesthânesi ve mescidi vardı.

 

Bahaettin ağabeyi oraya çeken bir sebep de sahibinin hikâye ve senaryo yazması ve kendisine danışmasıydı. Firavun Mezarlığının sahibi dükkânına gelen herkese hikâyesini okutturur ve tashih ettirirdi. Bahaettin ağabey dergi faaliyetlerini ve sohbetlerini “Firavun Mezarlığı” diye tesmiye ettiği, ancak Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın tasvir edebileceği bu tuhaf mekânda yürütmeye başladı. Öyle oldu ki derginin asıl yazıhânesi neredeyse unutuldu ve sonra kapandı. 

 

Firavun Mezarlığındaki sohbet ve faaliyetlerinde Bahaettin ağabeyin yanındaki yoldaşı çok zaman bu fakirdi. Onunla birlikte bu ilginç mekânın kesintisiz müdavimiydim. Kimler gelip geçmedi ki “Firavun Mezarlığı”ndan. Şairler, yazarlar, eğitimciler, muallimler, bürokratlar, edebiyat heveslisi gençler…

 

Bu mekân gerçekten Firavun Mezarına benzerdi. On beş basamaklı ve kıvrımlı merdivenle yerin altına bir kavis yaparak inilir. İndiğiniz yerin ilk bölümü, yâni fotoğrafhâne kısmı 1950’li yılların ikinci sınıf dekorasyonunu andıran boyalı cilalı ve bol aynalı bir mahzenden ibaret ve her daim ışıkları yanık bir vaziyette. Fakat bu bölümden sonra upuzun ve daima loş sözde bir salon. Elektrikler bile kör kandil gibi kalıyor ve aydınlatmıyor. Tavanı basıktır. Tavan kaplanmış fakat birçok yerinden hayalet ve mezar izlerini andırır görüntüler, alışmayanı ilk etapta korkutur. Sonra alışırsınız.

 

Salonun yan tarafında Firavun’un özel eşyalarının saklandığı odalara benzer birkaç küçük oda. Bu odalar, alışmayanı cidden korkutacak özelliğe sahip. Penceresiz bir mağarayı düşünün. Yeryüzüne, dışarıya ve ışığa dair hiçbir belirti yok. Bu odaların biri mescit, diğeri mutfak ve çay ocağı vazifesi görüyor.

 

Bahaettin ağabeyin olmadığı zamanlarda bile bizim kuşak Türk fikir hayatını kurtarmak için burada toplanırdık. Kira, elektrik, su parası yok. Ne güzel. Amatörce de olsa edebî hayatımıza ev sahipliği yapan bu ilginç mekânın, yâni fotoğrafçı dükkânının sahibini bâzı istismarcı ve avantacı çevrelerden korumaya çalışırdım.                                                                                                                                        

 

FİRAVUN MEZARLIĞINDA EDEBİYAT VE ŞİİR…

 

Türk şiirinin beyaz kartalı Bahaettin Karakaoç ağabey Dolunay dergisi kapandıktan sonraki edebî ve dost faaliyetlerini Firavun Mezarlığı dediği bu mekânda doyasıya sürdürdü. Dostları bu mekâna garipseyerek ve sonra alışarak gelirlerdi. Onun ikinci adresi olmuştu. Şiir sohbetlerine burada devam ederdi. Bu mekâna onun emsalleri ve sonraki kuşak cumartesi öğleden sonra gelirlerdi. Bir daha belirteyim ki Bahaettin ağabey ve fakir haftanın üç-dört gününü bu mezarda geçirirdi. Dâva Türk şiiriydi… Çaylar içilir, şiir üzerine konuşulur, şiirler okunur, o günlerin edebiyat dergileri ve yayınlarından bahsedilirdi. Tabii ki biz onun yanında çok konuşamazdık.

 

Hâsıl-ı kelâm; şiirlerini Türk dünyâsına taşıyan ünlü bir şairle böyle bir mekânda yaşadığım edebî hâtıraları Dolunay dergisi etrafında kısa ve uzun müddet bulunan herkese duyurmak istedim. Mâziyi yâd etmek ve sürekli yaşamak böyle bir şey olsa gerek. Üstad Necip Fâzıl’ın mısralarıyla “Kim bilir nerdesiniz / Geçen dakikalarım / Kim bilir nerdesiniz? /Yıldızların, korkarım / Düştüğü yerdesiniz…”

 

GÖNLE ŞİFA VEREN MEKTUPLAR OKUYUN

 

Ey azizan!

Modern-kapitalist hayattan bunaldıysanız, televizyon, internet, sosyal medya, akıllı cep telefonu ve günün en çok paylaşılan ve “fenomen”(!) olan videolarını izlemek, face ve twitter sayfaları okumak gönül ve dimağınıza merhem olmaz. Modern ve postmodern bunalımlarınızdan kurtulmak istiyorsanız gönle şifa veren dost mektupları okuyunuz. Tabii ki gönül dostlarınız olmalı önce.

 

Bendeniz böyle yapıyorum. Modern-kapitalist bir bunalıma düştüğümde hemen bir dost mektubunu açar okurum. İsmail Göktürk’ün ve şair-i âzamım Mehmet Narlı’nın mektupları meşhurdur. “Üdeba” nam Raşit Küçükkürtül de arada bir gönderiyor fakat gönle şifası az. Kimse alınmasın yârenlik ediyorum. Hâsılı, tercümanım ve aziz dostum Ferhat Ağca’dan böyle bir mektup geldi dün gece. Hemen şifa buldum. Numune olsun diye paylaşıyorum:

 

“… Bendeniz tercümanınız olarak Hocamgilin bin miligramlık aleyhlerinin, sizin için ne mânaya geldiğini az çok bilirim. Zat-ı âliniz için bu aleyhlerin mânası bir top nergisten daha derin ve pek kıymetlidir. (Burada belirtmeliyim ki, bir top nergisin mânası da, Hasan emmim ve biz Semerkand Türkleri için en az size getirdiğim aleyhler kadar değerlidir.)

 

Denizler ortasında boğulma tehlikesi geçiren biri için can simidi ne ise sizin içinde bir aleyh o demektir. Fakir de bilir ki; siz günlük telaşlarınız içerisinde boğuşurken bir can simidine ihtiyaç duyarsınız ki o bir aleyhtir ve can çekişen birine can simidi nasıl yetiştirilirse fakir de aleyhleri öyle yetiştirmeye çalışır. Kör kuyulara düşmüş biri için bir ip ya da merdiven ne ise, sizin için de aleyh odur. Fakir de bilir ki çay içilmeyen bir yere düşmüşseniz, bir aleyh sizin için çaydır. Uykusunda karabasanlara yakalanan birisi korku içerisinde uyanınca ona su vermek ne mânaya gelirse, size de aleyh vermek o mânaya gelir. Fakir de bilir ki siz yolda bir 'mayın'a yakalandığınızda size aleyh vermek gerekir.

 

Kimyasal bomba atılan bir yerde oksijen maskesinin kıymeti ne ise, sizin için de aleyh o kadar kıymetlidir. Fakir de bilir ki birisi size cebir ile hacı yağı sürmüşse, size aleyh getirmek gerekir. Zulmetin ve kargaşanın bol olduğu bir beldeye bir tekke açılmasının tedaileri ne ise, sizin için de aleyhlerin tedaileri odur. Fakir de bilir ki Dükkânda ziyaretçi görüşleri artmış, nahıröğrüleşme temayülü oluşmaya başlamışsa size aleyhleri aktarmak gerekir. Yolda oluşan çamur göletinden hızlı bir şekilde geçen bir arabanın tepeden tırnağa ıslattığı bir adam için, temiz havlu ve temiz elbise ne ise, sizin için de aleyh o dur. Askerlik lafı gibi, tarhanalık yoğurt lafı gibi gereksiz laf konuşan biri dükkâna gelip gitmişse, size aleyh söylemek gerekir. Hâsıl-ı kelâm, aleyhlerin sizde ne mânaya geldiğini anlatmak 3,5 gün, yazmak 72,5 gün sürer...

 

Aleyhler sizin için; yağmurlu günde bir şemsiye, güneşin bağrında bir çınar gölgesi, çölün ortasında bir sudur... Tercümanınız fakir-i hakir de bu aleyhleri, çobanlık yapan bir çocuğun dağ başında doğan bir kuzuyu abasının altına alıp eve getirişi gibi getirir. Harmanı alevlenen bir köylünün yangına su taşıması gibi taşır. Çocuğu olan bir adamdan şâdenlik almak isteyen bir ebenin, çocuğu kucakladığı gibi babasına getirmesi gibi getirir. Sizlere lâyık olabilirsek biz de aleyh duymuşluğunuz gibi olacağız. Hürmet ve muhabbetle...”

 

Hâşiye: Mektupta bahsedilen “aleyh” bildiğiniz kem “aleyh” değil. Edebî ve tasavvufî tadı olan ve dostlarınızın sizin hakkınızda konuştuklarıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.