Beyza Nur Aydoğan

Beyza Nur Aydoğan

Beyaz Ölüm

Bugün günlerden 22 Aralık 1914...

Bugün, Sarıkamış harekatının başladığı gün.

Üstünden 105 yıl geçmesine rağmen bembeyaz karlar altında kalan ve donarak can veren Mehmetçiklerimizin acısının kalplerde taze bir kor olmasının ilk günü...

Bu harekatın zorlukları ve mücadelesi henüz daha cepheye gitmeden başlamıştı. Doğu cephesi ikmal yollarına bağlanan Ulukışla istasyonu Erzuruma’ yaklaşık 1000 km mesafedeydi. Ulukışla’ya kadar trenle gelen askerler, cepheye ancak 2-3 ay yürüyerek ulaşabiliyorlardı. Ordunun lojistik desteğini sağlayacak nakliye imkanları da sınırlıydı ve malzemelerin  taşımacılığını yapacak hayvan sayısı azdı. Yani asker hem teçhizatları taşıyacak hem de cepheye gidip savaşacaktı. Eğer ki cepheye ulaşabilirlerse...

Cepheden cepheye koşan Osmanlı, salgın hastalıklar sebebiyle tıbbi malzeme yönünden zayıf düşmüştü. Ne devletin ne de halkın ekonomisi uzun savaşı kaldırabilecek güçte değildi. Hatta devletin maliyesi  iflasın eşiğine gelmişti. Ülke genelinde ise seferberlik ilan edilmiş; teçhizat ve erzak toplama yoluna gidilmişti. Halktan toplananlar, ordunun ihtiyacının yarısını bile karşılamıyordu. Ancak Sarıkamış’a gidilme, bu harekatı başlatma kararı çoktan verilmişti ve geri dönülmüyordu. Aralık ayıydı ve zaman yanlıştı. Sarıkamış’ın çıkılması ve aşılması zor olan engebeli dağları, soğu, karı hiçbir şeye benzemezdi.

Ya bundan komutanların haberi yoktu yahutta soğuğu hesaba katmamışlardı...

Orduya katılanların bir kısmı Suriye gibi sıcak bölgelerden gelmişlerdi. Yazlık kıyafetleriyle gelen bu erler ilk olarak Erzincan’a ulaşmışlardı. Ordan ise Erzurum’a sevk edilecekti. 100 bin takım kışlık kıyafet taşıyan gemiler ise Rus filosu tarafından batırılmıştı. Güney kesimlerden, soğuğa gelen erlerin üstüne verecek kıyafeti bile yoktu artık devletin. Ve bu erler o yazlık kıyafetleriyle cepheye doğru hareket etmişlerdi. Kimisi siyah, kimisi beyaz, kimisi ise değişik renkli elbiselerle, tabura rengarenk bir görüntü vermişlerdi. Ölüme doğru yürüdüğünden habersiz olan askerler, bu durumlarından ötürü birbirleriyle şakalaşarak devam ediyordu yürüyüşüne...

Sarıkamış kasabası stratejik açıdan büyük öneme sahipti. Demiryolu hattının son istasyonu olan bu yer, adeta Rusların can damarıydı. Birliklerinin bütün teçhizatları ve malzemeleri buradaydı. Ayrıca Kars istikametine giden ricat yollarının da kavşağı konumundaydı. Kolay gibi görünen bu kasabanın ele geçirilmesiyle; Ruslar savunmasız, yiyeceksiz ve cephanesiz bırakılacaktı. Ancak hiçte sanıldığı kadar kolay olmadı.

Harekat başladığında ordunun morali oldukça yüksekti. Kar ve soğuğa rağmen ilerleme devam ediyordu. Ancak 23 Aralık günü yoğun sis ve duman nedeniyle askerler birbirlerini kaybetmeye başladılar. Hatta öyle bir şey yaşanmıştı ki; askerleri ruhsal olarak çökerten ilk olay belki de bu olmuştu. İlk etapta yol üzerindeki Rus kuvvetleri sıkıştırılmış ve ganimet bile toplanmıştı. Devamını ise 31. Fırkaya mensup bir asker şöyle anlatır:

“Kemal-i şevk ile ilerliyorduk. Tam Oltu’ya açılan ova  girişine geleceğimiz sırada, solumuzdan şiddetli bir topçu ateşine tutulduk. Zannederim hava sisli ve dumanlı idi. Uzaklar şöyle böyle fark olunuyor idi. Karşıdan gelen topçu, piyade makineli tüfek ateşlerinin şiddetine ehemmiyet vermeyerek ileriye atıldık. Lakin düşmanla aramızda mesafe azaldıkça, bizi bir şüphe aldı. Bu düşmanın cephesi Oltu’ya ve arkası Kale boğazına yönelmiş idi. Tarafeyn yekdiğerine işaret verdi. O vakit, facia bütün açıklığıyla ortaya çıktı. İşaretler tekrar verildi. Her iki taraf ateş kesti; yanlışlık anlaşılmıştı. Bu defa, her iki tarafın avcıları, kollar yukarıda birbirine karşı koştular, kucaklaştılar, öpüştüler. Koca bir hat boyunca karşılaşan bu öz kardaşlar, çocuklar gibi ağlamaya başladılar. Bu, tarif edilemez çok feci bir manzara idi.”

Çünkü; 31. ve 32. Fırkalar yanlışlıkla birbirlerine ateş açmışlar ve 2000 askerin şehit olmasına neden olmuşlardı...

Soğukla savaşmak, doğaya karşı durmak sanıldığı gibi kolay değildi.

Sarıkamış, bembeyaz örtüsüne bürünmüş, o sert soğuk ve bir metre derinliğindeki kara rağmen vazgeçmeden, zafer umuduyla atılan adımların yürüyüşüydü. Erimiş karda ıslanan çarıklar, havanın soğumasıyla birlikte donuyor ve savaşçıların ayaklarında buzdan birer mengeneye dönüşüyordu adeta. Yiyecek sıkıntısı had safhada. Su ihtiyacı ise ancak eritilen buzlardan karşılanabiliyordu. Susuzluğu ne derecede geçirirdi; meçhul...

Sarıkamış’a yürüyüşü sırasında 9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Şerif İlden karşılaştığı olayları şöyle anlatır:

“Konak yerlerinden karanlıkta hareket ettik. Kol başlarında kılavuzlar vardı. Haritaya göre üç saat sonra biz doruk çizgisindeki boyun noktasını geçeceğiz sanıyorduk. İki katı uzaklıkta yol aldık, yine yokuştan kurtulamadık. En nihayet dağa çıktık. Bizi çok geniş ve uçsuz bucaksız sanılan bir kar yaylası karşıladı. Pek yorulmuş ve takatsiz düşmüştük. Tam yayla üstünde keskin bir rüzgâr ve şiddetli bir tipi başladı. O andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye yardım etmesi ve söz söylemesi, sesini işittirmesi imkânı kalmadı. Uzun, sonsuz denecek kadar uzamış olan yol kolu dağıldı. Herkes kendi canının derdine düştü. Asker enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında, nerede bir kara nokta, dumanı çıkan bir ocak gördüyse oraya saldırdı ve kolordu dağılıp eridi.

Hala gözümün önündedir: Yol kıyısında karların içine çömelmiş bir er, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu. Kaldırıp yola götürmek istedim, er önceki hareketlerini hiç bozmadı ve beni hiç görmedi. Zavallı cinnet geçiriyordu. Böylece şu uğursuz buzullar içinde biz belki on bin kişiden çok insanı bir günde karların altında bıraktık ve geçtik...”

Uzunca süren yürüyüşlerin ardından, yürümeye artık takati kalmayan askerin asıl felaketi o zaman başlıyordu. Binbaşı Ziya Yergök, yol boyunca tüfekleri bacakları arasında yere çömelmiş donmuş kalmış yüzlerce askere rastladığından, yük taşıyan hayvanların da yol boyunca devrilmiş vaziyette kaldıklarından bahsetmektedir:

“Fırka yürüyüşü çok üzüntü vericiydi. Asker tek kolda, bir metreden fazla karlar içinde düşe kalka ilerliyordu. Hava eksi 15-20 derece, askerin sırt çantalarının ağırlığı 30-35 kg. dı. Ağır yükün altında zahmet çeken askerler ter içinde kalıyorlar, dinlenmek için yol kenarlarına oturuyorlardı. Asıl felaket bu zamanda başlıyordu. Aklı başından gitmiş, canından bezmiş, bitkin bu insanlar, tüfekleri bacaklarının arasında yere çömeliyor, öylece donup kalıyor, mübalağa olmasın ama bu görüntüleriyle korkuluk taşlarını andırıyorlardı. Yol boyunca bu şekilde donmuş yüzlerce ere rastladık.”

Yürümekten yorgun düşen askerler, çömeldikleri yerde soğuk ölüm uykusuna yatıyorlardı.

Acılarla dolu bir hatıratı daha yazıma almadan geçemeyeceğim.

10. Kolordu efradından Dr. Mehmet Derviş Kuntman savaşın sonlarına doğru Çıtak köyünde bütün subay ve askerlerin “saray gibi bir ahırda” sabahladıklarını anlatmaktadır. Dr. Kuntman’ın bu ironik anlatımı aslında kalacak başka bir yer olmadığından, çaresizlikten köylerdeki ahırlarda kalındığını göstermekteydi:

“ Akşama doğru Çıtak’a geldik. Soğuk o kadar şiddetli idi ki -30’dan yukarı değildi. Burası çıplak bir yayla olup Allahuekber yüksekliğinde vardı. Köyde barınacak bir yer yoktu. Dışarıda açıkta kalmamız da mümkün değildi. Bütün subay ve askerler bir ahıra ve hayvanların yanına yerleşerek canımızı kurtardık. Eğer burayı bulmasaydık, hepimiz yok olurduk. Şimdi burada emniyetle yatmamız için bir tertibat almamız gerekiyordu. Bir baskına uğradığımız takdirde, hiçbirimiz kurtulamazdık. Bunun için Yüzbaşı Ali Rıza Bey’in altı yedi askerle dışarıda kalmasına karar verildi. Yüzbaşı kendisine konik bir çadır kurdurdu. Askerleri gerekli yerlere yerleştirdi. Sabahleyin kalktığımız zaman öyle feci bir manzara ile karşılaştık ki Yüzbaşı çadırda yalnız kalmış ve donmamak için sabaha kadar ateş yakmaya mecbur olmuş, askerler de açıkta durmanın imkânsız olduğunu anladıklarından ve eğitim icabı çadıra giremediklerinden, başlarını çadırın eteklerine sokup uzaktan gözleriyle olsun ısınmak istemişlerse de maalesef hepsi de o durumda kaskatı olmuşlardı. Bu çok yürekler acısı bir hal idi. Biz ahırın pis kokulu sıcaklığında, bitlerin ısırmasından uyuyamadığımız bir sırada o zavallı nöbetçiler de ebedi uykuya dalmışlardı. Oysa ortada ne harp kalmıştı, ne düşman. Asıl düşman doğaydı. -30 derecelik soğuktu. Buna tedbir lazımdı. Çok şükür o da bulunmuştu. Burada, saray gibi bir ahırda kalıyorduk...”

Mehmetçikler sadece soğuktan dolayı donarak değil, salgın hastalıklardan dolayı da şehit oluyorlardı. Aylardır yürüyüş içinde olan, yıkanamayan ve kıyafetlerini değiştiremeyen askerler bunun sonucunda bitleniyor ve tifüs hastalığına yakalanarak yavaş yavaş ölüyorlardı. Askeri ve halkı kırıp geçiren tifüs salgınının önlenmesi için her şeyden önce bitlerin yok edilmesi gerekiyordu. Elbise ve eşyaları temizleyecek tıbbi malzemenin yetersizliği doktorları çareler aramaya itmişti. Türk doktorlar kendi keşfettikleri makinelerle tifüsü önlemeye çalışıyorlardı. Önceleri ekmek fırınlarında asker elbiseleri ısıtılarak bitten temizlenirken daha sonra buğu kazanı keşfedildi. Seyyar kazanlar üstüne yerleştirilen kaplar içerisindeki elbiselere yüksek ısıda buhar uygulanarak bitler temizlenmeye başlandı.

Sarıkamış harekâtı sadece cephede yaşananları ile kalmamış, savaş sırası ve savaş sonrasında cereyan eden tifüs salgını ve harekâttan aylar sonra bile, ölülerin gömülememesinden doğan salgın hastalıklar  Anadolu’yu derinden etkilemiştir.

Ölümlerin nedeni bunlarla da sınırlı değildi; Alptekin Müderrisoğlu, Sarıkamış Dramı isimli eserinde ilginç bir tıbbi olaydan bahseder, hızlı yaşlanma:

“Son günlerde eceliyle ölenlerin çoğaldığı dikkati çekiyordu. Donmadan, yaralanmadan, herhangi bir hastalık belirtisi görülmeden gencecik savaşçılar ölüveriyorlardı. Nedenini anlayan, bilen yoktu. Savaşlarda pek alışılmadık ölüm türü olmasına rağmen, kişisel dosyalarına “eceliyle öldü”, diye yazılıyordu. “Eceliyle öldü” yazılarak dosyaları kapatılan genç savaşçılar, gerçekte “hızlı yaşlanma” denilen bir tıp olayı sonucu ölmüşlerdi. Bu insanlar, üç haftadır hızlı yaşlanmaya yol açan ağır koşullar altında yaşamlarını sürdürmüşlerdi. İlk günlerde sürekli yürümüşler, kısa molalar dışında dört beş günde ancak bir iki saat uyuma olanağı bulabilmişlerdi. Bu aşırı yorgunluğa bir de açlık eklenmişti. Üstelik bu yorucu yürüyüşler dondurucu bir havada, sıfırın altında 25-30 derecede yapılmıştı. Kısacası, aşırı yorgunluk, günler süren uykusuzluk, açlık, dondurucu soğuk ve sinir gerginliği nedenleriyle oluşan “hızlı yaşlanma” ölümlere yol açmıştı...”

Sarıkamış Harekâtı, Türk tarihinde derin izler bırakan bir cephe olmuştur, bir dram cephesi... Türk tarihi açısından hüsranla biten ve izleri kolay kolay silinmeyen bir cephe.  Stratejik ve siyasi hataların yapıldığı ve bu hataların domino etkisiyle diğer hataları getirdiği hazin bir cephe olmuştur. Ancak benim burdaki amacım eleştirmek ya da yargılamak değil. Aksine savaşın ve savaş koşullarının; hangi koşullarda ve hangi şartlarda yapıldığını anlatmaya çalışmaktır. Her ne olursa olsun, Türk askerinin cephede yaşadıkları ve vatan uğruna gösterdikleri kahramanlıkların daha önemli olduğu, bu cennet vatanın nasıl müdafaa edildiği, kimlerin ne fedakarlıklar yaptığı toplumlar nezdinde bilinmeli ve bunun şuurunda olmalıyız.

Yazımı bitirmeden önce Emine’sine kavuşamadan ona hasretle ölen bir Mehmetçiğin destanına yer vermek isterim:

“Urus’tan daha düşmandı soğuk,

Nefesle ısınmaz yattığım kovuk,

Bugün var isek yarın yoğuk,

Belki ondan verem oldun Eminem...”

Emine’sine kavuşamayan askerin umutsuz haykırışı olan bu anlatımda yine soğuğun pençesinde oluş ve soğuğun  kaskatı kestiği beden daha içler acısı bir vaziyete gelmiştir. Hatta bu durum bizlerde nefesin bile donması raddesine gelmişken canlı ve sıcak olan tek şeyin gönüllerdeki özlem duygusu olduğu hissiyatını uyandırır. Ve donma noktasındaki durum ilerleyen dakikalarda daha umutsuz bir hal alır ve artık onları bekleyen hazin son, kapıdadır: 

 “Gözümde yaşlar buz olmuş akmaz,

Binlerce asker yarına çıkmaz,

Kapandı gözlerim bir daha bakmaz,

Belki ondan verem oldun Eminem...”

Sarıkamış’ı yazmanın ne kadar zor olduğunu ancak başına oturduğumda anladım. Bu yazıyı sıcak evimin, sıcak odasında yazarken her bir satırda birebir ordaymış gibi iliklerime kadar o soğuğu hissettim. Her bir satırda; tek bir kurşun dahi atmadan hastalıklardan ve donarak şehit olan on binlerce askerimize; bu topraklar üstünde aldığım her nefesi, vefa borcu bilirim. Zaman zaman devam edemeyip, masanın başından çokça kalktığım, yazarken ise göz yaşlarıma hâkim olamadığım zamanlar oldu...

Ölüm onlara beyaz bir kardelen... Ve tabiatıyla orman harikası olan Sarıkamış, bugün uzaktan bakıldığında adeta hafızalardan silinmeyecek, Mehmetçiğe mezar olan bir kartpostal gibidir...

 

BEYZA NUR AYDOĞAN

Önceki ve Sonraki Yazılar