Roma Notları-3- Roma’da Bir Sınıfta Ders

Hüseyin Yılmaz

Roma’da bir ilkokulun kapısından içeri girdiğimde, her çarkı bir saat gibi tıkır tıkır işleyen profesyonel bir ekosisteme adım attım. Yardımcılar, proje koordinatörleri ve memurlardan oluşan o devasa yönetim çarkının başında "Karimatik bir lider"olarak okul müdürü var. Okul sadece bir bina değil; bizim geleceğimizi bilen ve bizleri gerçekten merak eden yaşayan bir organizasyon. Sınıflar daha biz girmeden dersin ruhuna hazırlanmış, her şey bir plan dahilinde kusursuz yürüyor.

Özel gereksinimli (BEP’li) Öğrenciyi Parlatan, diğer öğrencileri hayata hazırlayan İki Öğretmenli Sınıf Hakimiyeti

Sınıfa girdiğimizde "gözler bizde" olsa da, asıl mucize içerideki o sarsılmaz uyumda ve gerçek kapsayıcılıkta saklı. Bizim sistemimizden en büyük farkı, sınıfta öğretmenin yalnız olmayışıydı. Özel gereksinimli (BEP’li) öğrencimiz için sınıfta bir öğretmen daha görevlendirilmiş. Bu sayede o öğrencimiz asla saklanmıyor, köşeye itilmiyor; aksine iki öğretmenin eşgüdümlü desteğiyle en ön plana çıkartılıyor. Sınıf öğretmeni otoriteyle değil, gerçek bir şef gibi dersi yönetirken; özel öğrencimiz de kendisine verilen görevlerle sürecin tam kalbinde yer alıyor. Gerçek kapsayıcılığın, sadece öğrenciyi sınıfa almak değil, ihtiyacı olan rehberliği sınıfın merkezine yerleştirerek onu "vazgeçilmez kılmak" olduğunu orada bizzat müşahede ettim.

Hayatın İçinde Kesirler ve Görgü Medeniyeti

Dersin başlangıcı, aslında bir "disiplin ve saygı" dersi niteliğindeydi. Öğretmen sınıfa girdiğinde "öğrencilerim, benim de çok hoşuma giden bir masal anlatayım mı size " diyerek o samimi bağı kurduktan sonra, öğrencilerin minderlerini alarak yere U düzeninde oturmaları gerektiğini söyledi. İşte o an büyüleyici bir tabloya şahit oldum: Bizdeki gibi hep birlikte "hurra" kalkıp oturma telaşı yoktu. Öğrenciler önce sandalyelerindeki minderleri masalarına koydular, ardından sandalyelerini elleriyle kaldırarak ses çıkarmadan masanın altına yerleştirdiler. Her küme, sırasıyla ve birbirine saygı göstererek gelip yerdeki minderlerine oturdu.

Bu sahne, aslında bizim müfredatımızdaki "birlikte uyum içinde hareket etme" ve "arkadaşına saygı gösterme" kazanımlarının kağıttan çıkıp bizzat hayatın içine yerleşmiş haliydi. Ders bittiğinde de aynı sükunet hakimdi; çocuklar minderlerini alıp masalarına koydular, sandalyelerini yine sessizce çekip yerlerine oturdular. Sınıf içerisinde bu denli kökleşmiş bir düzen, eğitimin sadece bilgi değil, bir yaşam kültürü olduğunun en net kanıtıydı.

Hikaye Anlatıcılığından Rakamları Canlandırmaya

U düzeninde kurulan o halkada öğretmen, tam bir hikaye anlatıcısı gibi sahne aldı; jestleri, mimikleri ve harika ses tonuyla çocukları hayatın içinden bir olay dizisinin içine çekti. Bu, içinde kesirlerin gizli olduğu bir yaşam provasıydı. Hikaye bittikten sonra öğrenciler fikirlerini 7-8 cümle ile ifade edecek şekilde derinlemesine cevaplar verdiler. Ardından öğretmen kağıtları dağıtırken o sihirli dokunuşu yaptı: "Resim çizin ama sanki rakamları canlandırın!" İşte o an tahtadaki pay ve payda, kuru birer rakam olmaktan çıkıp birer karaktere dönüştü.

Payda, bütünün sınırlarını ve hikayedeki o ortak zemini;

Pay ise, çocuğun o bütünden kendi dünyasına aldığı, canlandırdığı o özel parçayı simgeliyordu.

Resimlerin hepsi özgün,hepsi bir şeyler ifade ediyor ve birbirinden tamamen farklıydı. Hiçbir çocuk diğerini taklit etmedi; rakamlar her fırçada bambaşka bir kimliğe büründü. Bu özgünlük, tek tipleşen dünyaya karşı verilmiş en samimi cevaptı.

Demokratik Final: Oylama ve Takdir

Dersin sonunda resimler duvara asılıp numaralandırıldı. Öğrenciler tahtadaki numaralara göre oylama yaptılar. Her bir resme tek tek bakıp hangisini beğenirlerse ona çarpı işareti koyduklarında, bu oylamanın çocuk yaşta seçme, seçilme ve emeğe saygı duyma erdemini bir "eyleme" dönüştürdüğünü gördüm.

Roma’da gördüğüm bu tablo bana şunu öğretti: Matematik sadece formüllerin soğuk dünyasında kaldığında çocuktan uzaklaşır; ama bir hikaye anlatıcılığı ve nezaketle birleştiğinde ruh kazanır. Eğer bir ders öğrencinin sesine, emeğine ve özgünlüğüne alan açıyorsa, o sınıfta sadece ders işlenmiyordur; o sınıfta yarının "karimatik liderleri" ve özgür zihinleri yetiştiriliyordur. Eğitim, pay ve paydayı sadece tahtaya yazmak değildir; asıl mesele, çocukları o kazandıkları saygı ve nezaketle birlikte, saklamadan ve parlatarak kendi özgün dünyalarında birer hayat resmine dönüştürebilme sanatıdır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.