İnsan ve Yol...
Yolculuk denince akla o kadim soru gelir: "Çok gezen mi bilir, yoksa çok okuyan mı?" Ben buna kendi cevabımı ekliyorum: Gezdiği yeri derinlemesine gözlemleyen, bu gözlemlerinden dersler çıkaran ve bunları kişisel gelişimi için bir eğitime dönüştüren kişi en iyi bilendir.
Kadim medeniyetimizde, mekan ve zaman ötesine bir anda geçebilme yetisi olan *tayy-i mekan* ve *tayy-i zaman* kavramlarını, bugün müşahhas (somut) birer örnek olarak yaşıyoruz. Allah’ın sevdiği o güzel kullar, zaman ve mekanın ötesinden seslenen, yapılması gerekenin gereğini ifade eden insanlardı. Bugün maddi anlamda teknoloji o kadar gelişti ki; Kahramanmaraş, İstanbul ve Roma arasında saatler içerisinde uçabiliyoruz.
Bu hız beni şaşırtırken aklıma 1920’li yıllar, Kurtuluş Savaşı dönemi geliyor. O yıllarda İtalya, Kahramanmaraş’ı işgal etmişti. O günün ulaşım şartlarını düşünüyorum; Roma’dan askerleriyle, tanklarıyla, toplarıyla ve —içim sızlayarak söylüyorum— sömürge devletlerinden topladıkları Müslüman askerlerle ta Maraş’a kadar gelmişler. Nasıl geldiniz, hangi zorlukları aştınız? Elbette zalimdiler; ama burada ilahi bir hitap aklıma geliyor: Rabbimiz, "Çalışana veririz," buyuruyor; kâfir ya da Müslüman ayırt etmeksizin...
Roma, küfrün kalbi ve Vatikan’ın merkezi... Tam 2700 yıl önce, 21 Nisan’da kurulmuş bu şehri gezerken net olarak fark ediyoruz ki; bu millet, batıl olan dinine ve uygarlığına sıkı sıkıya sahip çıkıyor. Yapay zekaya, önünden geçtiğimiz harika bir evin fotoğrafını çekip soruyoruz; aldığımız cevap: "Sıradan bir Roma evinin önünden geçmektesiniz."
Vay bize, vaylar bize! Bizim kadim medeniyetimizde, İstanbul’da önünden hürmetle geçilmesi gereken o sıradan Osmanlı-Müslüman Türk evleri gökdelenlere teslim edilmiş durumda. Bunu Avrupa’da göremiyoruz; daha doğrusu onlar buna izin vermiyorlar. Bilinçli bir şekilde eski yapılarını koruyorlar ve milyonlarca insan bu yapıları ziyaret etmek, buraların ruhunu hissetmek ve yaşananları yerinde görmek için dünyanın öbür ucundan geliyor. Her yer turist, her yer kendi uygarlıklarının bir eseriyle dolu.
Şimdi güzel bir parktayız. Parkta ünlü sanatçıların heykelleri var. Yine yapay zekaya sorduk: "Burada bizden, Müslümanlardan veya Türklerden birinin heykeli var mı?" diye. Maalesef burada da yokuz...
Roma’yı seyrediyorum; gözlerim açık, gönlüm açık... Buranın bir gün fethedildiğinde ne kadar güzelleşeceğini hayal ediyorum. Doğu Roma halkının, "Burada kardinal külahı görmektense Müslüman sarığı görmeyi arzu ederiz," nidaları kulaklarımda çınlıyor. Attığım her adımı, baktığım her kiliseyi bir gün Müslümanların ibadethanesi, bir cami olarak hayal ediyorum.
Parkın ortasında, ağaçların gölgesinde ve kuş sesleri eşliğinde bu hayallerimi kâğıda döküyorum. Ancak bu hayalleri gerçekleştirmek için eskisinden çok daha fazla çalışmam gerektiğinin bilincindeyim. Roma’yı "Lailaheillallah Muhammedün Resulullah" sözleriyle, yani gönülleri kazanarak fethetmenin, kılıçla fethetmekten çok daha zor olacağının farkındayım.
İyi olmak, iyi insan olmak ve güzel ahlak sahibi olarak kollarımızı tüm insanlığa açıp onları kurtarmak... İşte asıl fetih budur.