Milletçe çürüyüşümüzü, inkırazımızı yazan bir mektup

Ahmet Doğan İlbey

Ey azizan! Ey analar babalar! Ey devlet ve hükümet erkânı! Ey âlimler, hocalar ve millet çocuklarının mesuliyetini yüreğinde taşıyan her kademedeki idareciler! Cemiyet yapımıza, vicdanlarımıza, yüreklerimize, insanlığımıza, devlet muamelemize ve yeni neslin kalp ve dimağına gelen inkırazı, zihin ve kimlik travmasını anlatan aşağıdaki mektubu okumanızı dilerim.

 

Müslüman için şikâyet ve çözümsüzlük âcizliktir, deyip aslımıza dönelim. Yâni “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz / Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz! / Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin / Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin /Yarmışız edvâr-ı fetretten kalan yeldâları / Fikr-i ferdâ doğmadan yağdırmışız ferdâları!” diyerek millet hüviyetimizi kavî kılalım yeniden.                                                                                                               

HASTAYIM HÂKİM BEY AFFIMI TALEP EDERİM* 

Mehmet Muharremoğlu                                                                                            

Muhterem Hâkim Bey’e ve Doktor’a…    

 

Yaralandık Ahmet abi. Yaramız gün geçtikçe derinleşiyor. Buradan geçen atlıların yaramıza baktığı da yok. At gözlüğünü atlara takmıyorlar artık Ahmet Abi. Atlılar kendisi takıyor at gözlüğünü: Adı oluyor sanal gözlük.                     Hepimiz sanal gözlük takıyoruz. Yedisinden yetmişine her birimizin elinde birer sanal gözlük. İngilizcesini söylemek de havalı. İngilizcesinin baş harfleriyle satılır internette: VR yani virtual reality.  Savaş Hocamın ifadesiyle “doğru yalan.” Savaş Hocam yıllar öncesinden bu günleri görmüş sanki. Gerçekmiş gibi, hem de üç boyutlu ama sanal, yani kuyruklu yalan.                                                

 

Kimse kimsenin hâlini sormaz oldu. Daha doğrusu dakika başı soruyoruz. Ama sanal. Komşu komşunun külüne muhtaçken malına sahip çıkmayanlar komşusunu hırsız eder oldu. Bu gün buldum bu gün yerim, hak kerimdir yarına/ Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem” diyen kaldı mı Türk Müslüman ülkesinde? Ki büyükler “bunu Bağdat’ın Basra’nın köpekleri de yapıyor” demişler. “Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken/ Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet eylemem” deyişini dilinden düşürmeyenler elimizden gideli çok oldu. Hayreddin Karaman Hoca, ülkemizde müteahhitlik yapmak isteyen ama işin çeşitli merhalelerindeki bazı işlemlerden dolayı hüküm soran vatandaşa rüşvetin haram olduğunu beyan eden makale serdediyor gazetede bu gün.

 

Koşuşturuyoruz, yuvarlanıp gidiyoruz. Düz vatandaşız biz Ahmet abi. Göbeğimizi de kaşıyoruz, demliği bitirene kadar çay da içiyoruz. Dibini buluyoruz yani. Eskiden masallarımız vardı. Dağların ardını aşmak, kırk kapıdan geçip padişahın kızına iksir yetiştirmek çocukların hülyalarını beslerdi. Nenesi ninni söyler, masal anlatır uyuturdu bebekleri. Akşama kadar dışarıda oyunda ya da işte yorulan çocuklar akşam yemeğini zor yerdi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı.

 

O dönemin son çocukları bizdik Ahmet abi. Belki bizden bir iki nesil sonrakiler de hayal meyal bir ninni hatırlarlar babaannelerinin dilinden. O zaman da düz vatandaştık. Ama ninnilerin, masalların, halk hikâyelerinin, son Delta radyolardan çalınan TRT türkülerinin beslediği organik vatandaşlardık. O zamanlar çayın, sohbetin, sofrada tencerenin dibini buluyorduk. Ama neticede her şeyin bir dibi vardı. Dibi görünmeyen sulara da girmezdik. Haram nedir helâl nedir öğrenir, bilir ve amel ederdik.

 

Şimdi çocuklarımız dibini bilmedikleri sulara girer oldu. Her gün baraj sularında sulama kanallarında akıntıya kapılan fidanlarımızın haberiyle uyanır olduk. Bir de internet akıntısı var ki onun ne dibini bilen var ne debisini. Bir de 5G çıkacakmış diyorlar önümüzdeki sene. 5G’yi tercümanına sor Ahmet abi. Ürpertici bir tablo anlatıyor bilenler. Şimdi çizgi filmlerle büyüyor bebekler. Nenesi dizi seyretmeyen bebeler vardır belki bazı defineye malik viranelerde. Ne mutlu onlara. Torununa ninni söyleyen analar neneler kalmıştır belki kıyıda köşede. Ama kahir ekseriyet böyle. Çocuklar Kaf Dağı yerine labirentleri aşıyor bilgisayarın karşısında sanal terör oyunlarında. Üstelik polis rolünde terörist kovalamıyor, terörist rolü veriliyor ve polisten kaçmaya, hırsızlık yapmaya çalışıyor. Bunları başarırsa oyunu kazanıyor. Yırtıcı hayvanlar falan da var sanırım arada mücadele ettikleri. Yedi başlı ejderha gibi ama şekil olarak zihin bulandırıcı. Eciş bücüş, insan, hayvan, ejderha arası yaratıklar.                                   Beş altı yaşından on on beş yaşına kadar bu şekilde sanal oyun oynayarak büyüyor çocuk. Evde tablet, dışarı çıkarsa internet kafe. Sonra bir gün delikanlı oluyor. Arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor. Kendisine eğlence arıyor. Her şeyi sanal gerçeklik gözlüğünden görmeye alışmış. Ondan sonra yolda bulduğu kediyi köpeğe parçalatmayı oyun belliyor. Soru soran gazeteciye “seni öldürsem üzülmem, kediye mi üzülecem” diyor.

                                                                                                            

Şimdi siz söyleyin hâkim bey, önünüze gelince bu çocuklar nasıl hüküm vereceksiniz? Rahmetli Âşık İmami’nin “Ala Gömlek” deyişini bilir misiniz hâkim bey? “Gel danışalım obaya, evlat gıyar mı babaya/Şikâyet ettim Mevlâya, garagola demem seni.” Evladına kıyan babalara hiç giremeyeceğim. Siz bunların bin mislini biliyorsunuz. Seyhan Nehri’nde kaybolan uyuşturucu bağımlısı gencin annesinin feryadını, yasını hangi savcı duyacak efendim? “Ölüsü çıkarsa şeker dağıtıp davul çaldıracağım” diye feryad u figan eden bir ananın çığlığını, yüreğinin yangınını hangi hâkimin hükmü söndürecek? Çocuklarımızı zehirleyen çetelerin boynuna yağlı urgan geçirebilecek bir babayiğit yok mudur? Adalet istiyoruz hâkim bey! Memleketin dört bir yanında çocuklarımıza kıyan canavarları kimin vergisiyle besleyeceksin hâkim bey? Adıyaman’da onüç yaşındaki fidan boylu Hüseyinimize kıyan câniyi babası Sadık ustanın asgari ücretinden kesilen vergilerle mi besleyeceksin hâkim beyim? Hangi vicdana hangi adalet anlayışına sığar bu hüküm?                                                                             

 

Peki doktor beyim,  Seyhan nehrine düşüp kaybolan uyuşturucu bağımlısı genç “kurtuldu, asıl bu gün yaşamaya başladı” da, ailelerinin de kendilerinin de hayatını zindan eden bu illetin pençesine düşmüş gök ekinlerimizin tedavisi için hangi reçeteyi yazacaksınız? Yara vücudu sarıyor doktor bey! Hastalıklarımız değişti farkında mısınız doktor bey? Eskiden ince hastalık vardı, kötü hastalık vardı. Devası bulunmazdı. Ağıtları yakılırdı. Maraş’tan gelen haberle Meyriğin yasını tutmaya devam ediyoruz. Ankara’dan “eyolursun diye köye yollanan” Hatice’nin yaralarının trende sarsıldığını, Keskin’e varanda kopan kıyameti Hacı Taşan’ın ağzından gözümüz yaşlı dinlemeye devam ediyoruz. Şimdi söyleyin bana doktor bey, bu bağımlılık illeti ne menem bir hastalıktır? Bu nasıl bir yaradır ki kötü huylu ur gibi vücudumuzu sarar amma kesip atamayız? Amma devası nedir? Hazık hekim değil misin sen? Ursa ur, ince hastalıksa ince hastalık? Ne yiyip ne içmeliyiz? Hangi ilaçları kullanmalıyız sayın hocam?

 

Cerrahi ameliyat mı gerekiyor? Operasyon diyorsunuz ya. Şimdi tıp gelişti, ışınla da kesip biçmeden müdahale ediyormuşsunuz. Yeni aletleriniz bunu tespit ve teşhis edemiyor mu?

 

Bizim bildiğimiz Allah rızası için kurban verilir. Hazreti İbrahim, oğlu Hazreti İsmail’i kendisine ilham olunduğu üzere Allah için kurban etmeye götürmüştü. Fakat Rahman ve Rahim olan Allah Hz. İbrahim’in sabrı ve Hz. İsmail’in teslimiyetinin nişanı olmak üzere Hz. İsmail’e bedel olarak bir koçu kurban olarak göndermişti. Ahmet Abi’nin uzmanlık alanıdır İsmail teslimiyeti. Neden bağımlılık müptelası gençlerimiz için “kurban” ifadesini kullanıyorlar? Doktor biz haşâ yeni tanrılar edindik de yavrularımızı bu tanrılara mı kurban veriyoruz? Doktor gıdım gıdım ölüyoruz. Doktor hastane önünde incir ağacı kaldı mı bilmem ama artık biz ağıt yakmak istemiyoruz. Gencecik fidanlarımızı bağımlılık illetinin pençesinden kurtar doktor. “Doktor bulamadı bana ilacı” diye ağıt yakmak istemiyoruz artık.

 

Ahmet abi, sahi ağıt yakan kaldı mı acep? Ateş düştüğü yeri yakıyor da bu yangını dile getiren gelecek nesillere aktaracak olan âşıklarımız kaldı mı Ahmet abi? Ölmüşüz de ağlayanımız yok Ahmet abi. Senin bin miligramlık türkülerinin devamı olacak derdimizi hüznümüzü diri tutacak, sönmeye yüz tutan ateşimizi harlayacak ozanlarımız dengbejlerimiz nerde Ahmet abi? Hüzün kaldı mı ülkemizde elimizde, obamızda? Hüzün medeniyetinden gelip  “götürün memeleketi”ne gidiyoruz. Görsünler ya da görseller ülkesi de diyebilirsiniz. Dünya ülkeleri arasında 2018 yılında İnstagram kullanımında beşinci sıradayız Ahmet abi. İnternet fenomenlerinin dediklerine göre, instagramdan canlı yayın yapmak kahvaltı yapmak kadar doğal bir şeymiş artık. Mağarandan çık da arada etrafta ne olup bittiğine bak Ahmet abi. Düz vatandaş artık internet fenomeni.

 

Görsel çağında türkülerimizi söyleyen kalmadı da dinleyen var mı Ahmet abi? İnternette bir video sitesi var. Görsel çağındayız ya basit bir araştırma yapalım. Genel olarak pop şarkılar diye bir tarama yaptığınızda ilk sırada çıkan listenin izlenme sayısı yüz milyon civarında. Türküler diye tarama yaptığınızda ilk sırada çıkan listenin izlenme sayısı iki milyon. Yüz popa karşı iki türkü. Tabi bu listelere tüm dünyadan ulaşılabildiğini hatırlatmak isterim. Özel olarak bazı şarkılar ve şarkıcılar daha fazla izlenme sayısına da sahip olabiliyor. Mesela rastgele tıkladığımız “saz mı caz mı” şarkısı 155 milyon civarında bu gün için. Yine rastgele seçtiğimiz “şu karşı dağda kar var duman yok” türküsü 1 milyon civarında. Senin bin miligramlık türkülerinin internette dinlenme/izlenme sayılarını vermeyeyim Ahmet abi.

 

Vatandaşın günlük hayatından da sözlüğünden de hüzün silindi. Kısa bir zamanda çok hızlı bir şekilde. 5G’den daha hızlı bir çölleşme başladı hayatımızda. Her yerde şiddet hüküm sürmeye başladı. Vatandaş birbirini görmez dinlemez hissetmez oldu. Akıllı telefonlara temas etmekten parmaklarımızın hissetme duygusu köreldi. Bir cilt hastalığı Ahmet abi. Bu da doktorun alanına girer.

 

Sen mağarandasın abi. Türkülerinle baş başasın. Türkü dinliyorsun başının ağrısı geçiyor. Kulağının uğultusu diniyor. Bizler düz vatandaşız Ahmet abi. Sığınabileceğimiz bir mağaramız yok. Mağara var tamam, ama düz vatandaş mağaraya çıkamaz. Sen eski tüfeksin. Filhakika modernsin, kentli şamansın ama mağaraya çıkma “çellıncını” başarıyorsun. Tercümanına çellınc ne diye sorduğunu duyar gibi oluyorum. Tercümanın bu konuları daha iyi bilir, o daha iyi açıklar. Ama bir cümleyle söyleyecek olursam bahsettiğim video sitesinde gençlerin gevezelik, malayani cinsinden bir şeye dirençlerini test edip video çektikleri bir akım var. Mesela en fazla acı biber yeme çellıncı, komik video izleyip gülmeme çelıncı vesair. Sen başarıyorsun ama düz vatandaş yolda yürümeyi unutmuş. Sen mağaranda yalnızsın. Düz vatandaş sanal gözlüğünün içinde hapis. Tatlı su Müslümanlığı diyorsun ya o devir geçti artık Ahmet abi. Tatlı su mu kaldı ki?

 

Çeşme başları tarihe karıştı. Üngüt köyündeki son akarsuyun, yün yıkama yerinin de üstüne gönül belediyeciliği yapan belediyelerimiz beton döktü. Çeşme başına giden genç kızların işmarları delikanlıların yüreğini yakmaz oldu. İşmar nedir, bilen kaldı mı Ahmet Abi? “Ayrılık mı olur harman zamanı” diyor türküde. Harman yerine betondan emekli konutu yapılalı çok oldu Ahmet Abi. Karıncalar yuvasını nereye taşıdı acep bilen var mı?

 

Köylerimizi şehirlerimizi sel basıyor. Dört G, beş G debisinde seller. Ahmet abi sen âfetçisin. Bir salisenin milyonda bir anında bastıran ve başlangıçta 20 megabit iken 5G’ye çıktığında 200 megabite kadar çıkabilecek bir sel. Eğer internet dere yatağını ıslah etmezsek taşkınlar vermeye devam edecek ve çok cana mal olacak Ahmet abi. Hangi âfet plânı durdurur bu taşkını?

 

Gitmek nasıl bir eylemdir Ahmet abi? Gitmek gerektiğinde kime gidilir? Çarşılarında günaşırı bomba patlayan İdlibliler kime gider Ahmet abi? Kudüslüler İsrail zulmünden kime gitse gerek? Doğu Türkistan kime gider, Arakan, Yemen, Yeni Zelanda Müslümanları?

 

Yemen cephesi gaibi Mehmet dedeme gidebilir miyim ben Ahmet abi? Yemen cephesinden yedi yıl mektubu gelen dedem yedinci yıldan sonra nereye gitmiştir? Askeri kayıtlara nasıl düşülmüştür?

 

Daha ne kadar karlar eriyince İran sınırında kar altında bulduğumuz donmuş Afganlı kardeşlerimiz için ağlayacağız biz? Türkiye Müslümanları Suriyelileri geri göndermenin tartışmasını yaparken yürekleri vicdanları yanında mı?

 

“Ver benim sazımı efendim ben gider oldum

Süremedim lavantamı konsola koydum”

 

Kader böyleyse ne yapsın eller? Kadere inanmak îmanın şartlarından. Amenna ve saddekna. Ama sanal dünyanın kablo kokusundan vatandaşın burnu koku almaz oldu. Dokunmatik telefonları ellemekten birbirimizi hissedemez olduk. Biri gözümüzdeki şu üç boyutlu gözlüğü çıkarsa da lavanta kokusu alsak olmaz mı?

 

Gençlerimiz lavantayı, miski sürünüp arz-ı endam etsin. Doğu Türkistan’dan Bosna’ya düğün bayram olsun Ahmet abi. Kurban bayramın mübarek olsun.

---------------------

*Bu yazı içeri gurbetinden Ahmet Abi’ye yazılmış kafası karışık bir mektuptur. Hâkim Bey’e ve kıymetli Doktor’a ithaf edilişinin hikâyesi kendilerinde saklıdır. Fakat ithafla beraber mektubun bir kısmı da âcizane kendilerine hitaben yazılmış oldu. Hüküm ve teşhislerini bekler hürmetlerimi arz ederim.

 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.