Millet ve İslâm aynı mânadadır; tefrik edilemez

Ahmet Doğan İlbey

Doksan yıldır İslâmî kavramlar tahrif edilerek milletle İslâm arasındaki köprüler yıkılmaya çalışılıyor. Millet hüviyetimizin dilimizde, mekteplerde, siyasette ve kamuda yasaklandığı yıllar geride kaldı fakat bugün millet kavramı hakkındaki târif ve anlayış yanlışları ciddi bir mesele olarak devam ediyor.

Cumhuriyet’le başlayan tahrifler ve yanlış târifler neticesinde üç kuşağın idrakinin kirlendiğini, milleti târif edemeyen milliyetçi-muhafazakâr çoğunluktan anlıyoruz. Batılı ve seküler milliyetçilik anlayışının tesirinde kalan bu zümreye göre millet “Dil, tarih, ülkü birliği, örf-âdet, vatan ve din gibi unsurlardan” meydana gelmektedir. Görüldüğü üzere din, yâni İslâm asıl zemin değil, unsurlardan bir unsur…

Dil, tarih, ülkü ve vatan gibi kavramlar dinden ayrı bir kavram yahut İslâm’dan bağımsız değerler gibi târif ediliyor. Batılı ve Kemalist zihniyet kalıplarına göre yapılan bu târifte dinin fonksiyonu kültüreldir.

Oysa Türkiye’de millet ve İslâm birbirinden tefrik edilemez, yâni ayrı tutulamaz. Ayrı tutulduğunda milleti inşa edemez ve zihnen bir arada tutamazsınız. İslâm’ın zemin olmadığı millete millet denilmez; Avrupa’daki gibi zihin olarak bölünmüş, gevşek ve aidiyetsiz topluluk denir.

DİN VE ŞERİAT ÜZERE GİDİLEN YOLDUR MİLLET

Ali Yurtgezen hocanın “Milleti Nasıl Bilirsiniz?” yazısı millet anlayışındaki ihtilafları ortadan kaldıracak, târif karışıklıklarını sarahate kavuşturacak muhtevaya sahip. Yazıdan hülâsa ettiğimiz tesbitler kanayan millet yaramıza çâre olacak fikirlerdir.

Ona göre, millet Kur’an-ı Kerim’de ‘din’ ve ‘şeriat’la eş anlamlı bir kavramdır. İnsanları bir araya getirip, inanç, duygu, düşünce, davranış bakımından birbirine benzeten ‘yol’un, üzerinde ittifak edilen iman ve amel ‘esaslar’ının adıdır millet. ‘Millet’ dediğimizde ‘ehl-i millet’i, aralarında din birliği olan bir topluluğu kastediyorsak mesele yok. Din dışındaki başka faktörlerin birbirine benzettiği topluluklara İslâm’da ‘millet’ denmez; bunlar belki aşiret, kabile, kavim diye adlandırılabilir. Osmanlı’da ‘millet sistemi aynı sebeple din esaslıdır. Kur’anî anlamda ‘millet topluluk ismi olarak kullandığında ‘ümmet’le örtüşür. Ümmet doğrudan doğruya bir topluluk ismi iken, millet, o topluluğu meydana getiren yol ve yürüyüşün ismidir. Ümmetler tek tek peygamberlere nispet edilirken, millet, Hz. İbrahim a.s.’ın şahsında bütün peygamberlere, bütün ilahî dinlerin müşterek esaslarına nispet edilir. Bugünün pratiğinde Müslüman, Hz. Muhammed s.a.v.’in ümmetinden, Hz. İbrahim a.s.’ın milletindendir. Bunu söylerken aynı aidiyeti ifade etmiş oluruz. Dolayısıyla Müslüman için ümmet ve millet, birinin varlığı diğerini kabul etmeyen iki karşıt seçenek değildir. Millet olmadan ümmet olmaz. İthal kavramlarla düşününce, bu tür anlam kaymaları küfre dâvetiye çıkaran bir zihniyet kaymasına sebep oluyor. Millet tasavvurumuzu vahiy yerine Batı sosyolojisinin beşerî ölçülerine, modern câhiliyyenin zanlarına göre inşa etmekle, Âl-i İmran suresinin 100. âyetinde işaret buyurulan tehlikenin tam da kucağına düşüyoruz. Yâni ‘kendilerine kitap verilen (Yahudi veya Hristiyanlardan) bir gruba uymuş’ oluyoruz ki akıbeti ‘imandan sonra dönüp küfre saplanmak’tır.

Bu tesbitler bize, düşmana ve tefrikaya karşı aslî mânasınca millet hüviyetini yeniden kuşanmamız gerektiğini, millet kavramının tahrif edilmemiş mânasının din, yâni şeriat üzere gidilen yol ve prensipler olduğunu, İslâm dini etrafında bir araya gelmiş toplumun ancak millet olmayı haiz olabileceğini söylüyor.

Anladığımızı hülâsa edersek; din, şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın mânâda olup her biri başka yönden aynı mânayı taşır. Âlimlerin yazdıklarına göre, Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, En’âm, A’râf, Yûsuf, İbrâhim, Nahl, Kehf, Hacc ve Sâd sûrelerinin birçok âyetlerinde “millet” kelimesi “din” mânasındadır.

Osmanlı’da millet kavramından Allah’ın, Hz. Peygamberimizin vasıtasıyla meşrû kıldığı yol ve usuller, ahlâk ve nizam kastedilmekte. Bundandır ki Osmanlı ulemâsı Ehl-i Sünnet mezhebinde olanlar için “Millîler…” ifadesini kullanmış. Dolayısıyla “millet meclisi”, “milletvekili” gibi ifadeler İslâm’ın, yâni şeriatın yolunu tutan topluluğun meclisi ve vekilleri mânasına gelir. Millî Mücadele’de de, İstiklâl Marşı’nda da bu mânada kullanılmıştır.

MİLLET DEMEDEN SÖZE BAŞLAMAYIN

Hâsılı-ı kelâm; Millet İslâmsız olmaz; Türk hiç olmaz. Bin yıllık İslâmlaşmış hâfıza ve irfanımızla kalp ve dimağımızı toparlayarak söylemeliyiz ki millet mübarek bir kelimedir. Millet demeden söze başlamayın. Her sohbetinizde, tebliğinizde, yazınızda, şiirinizde mutlaka millet kelimesini zikredin.

Câmide, çarşıda ve cemiyette muhakkak ki birkaç kez biz bir milletiz, deyin, birbirinize millet olduğunuzu hatırlatın. Kavga edeni, küskünleri, gruptan ayrılanları biz bir milletiz, diyerek gönlünü yapın.

Ah, millet! Seni çok özledik. Mehmed Âkif’in dediği gibi “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz / Gelmişiz dünyaya millet, milliyet nedir öğretmişiz.”

----------------------------------------------------------------

DÜKKÂN AHVÂLİ

Türklüğü Türklerden daha iyi idrak eden, “Nerelisin?” diye sorulduğunda “Anadolu’nun Somali kasabasındanım” diyen simsiyah çehresinden nur saçan güzel dost, şirin dost ümmetin numunesi Somalili Mahmud İstanbul’dan şehri- Maraş’a geldi, Fikir Dükkânı’mız gülzar oldu. Bir zamanlar ateşli bir Dükkân müdavimi olan Oflu Süleyman nam Süleyman Kılıçbay’ın selâmını getirdi ve onun bu fakir için şöyle dediğini söyledi: “On üç yıldır bu milletliydi, şimdi Türk milletinden oldu...”

Canı sağ olsun. Onun zarfları, nükteleri, aleyhleri gönlüme şifadır…

------------

Kaç cumadır içimde bir hüzün var; dost hüzündür bu… Dükkânın iki değişmez temeli olan İsmail Göktürk ve Tayfun Göktürk dostlarıma, maddî gurbette olan Ali Hocam’ın, Dükkânı ne zaman sevindireceğini, ne zaman sıla-ı rahim edeceğini sorduğumda, bildikleri hâlde cevap vermiyorlar. Hüznüm bundandır.

------------

Gıyabında bu fakire “Anam” diye hitap eden Sivas’ın fikirli soğuğu gibi fikirli şair Memduh Atalay dostum çok zamandır şiir yazmıyor. Dostgâhımda bir şeylerin eksikliğini hissetmem bundandır.

-------------

Uzak Batı gurbetinde olan şair-i âzamım Mehmet Narlı dostuma, Dünyabizim sitesinde bir yazarın Kahire ve Paris Notları kitabınız hakkında yazı yazdığını ve yazısının sonunda “Ahmet Abi gerçek bir şahsiyet mi bilmiyorum ama eğer öyleyse, bu güzel mektupları aldığı için kendisine çok gıpta ettiğimi itiraf edeyim…” dediğini bildiren bir zarf atmıştım, fakat zarfın karşılığı gelmedi. Ey şair-i âzamım! Yüreğinize bakıp söyleyin; gerçek miyim, muhayyel miyim?

-------------

Üdeba’dan Mehmet Raşit Küçükkürtül dostumuzun mânevî cezası ikiye katlandı. Çünkü iki cumadır Fikir Dükkânıyla hemhâl olmadığı gibi, geçen Cuma da tatlı yiyip erkenden uyumuş. Dükkân tâlimine göre bu cürüm fikre karşı işlenmiş sayılır ki cezası çok ağırdır.

İki cumadır Dükkân’da “yok yazılan” ve tâtil yaptığı söylenen Enver Çapar dostumuzun da cezası ikiye katlandı. Gönlümden azat edilemez dostum Hasan Ejderha da cuma sohbetlerinin birkaçına katılmadı ama ona ceza yok. Çünkü o dost ilk gözağrım...

-------------

Dükkân müdavimliğini aksatmaktan dolayı geçmişte bir hayli cezası olan Mehmet Yaşar dostumuz son haftalarda Ayntab’a mecburi seyrü sefer etmesine rağmen gecenin ortasında Fikir Dükkânı’na duhûl etmeye başladı ki, takdir ettik. Onun takdir edilecek arkadaşı Murat Can Yıldız da dağların arasından ve şantiyelerden koşup geliyor gecenin ortasında Dükkâna.

-------------

“Şehir göçebesi” dediğim namlı ve “azat kabul etmez” bir Dükkâncı olan H. Ahmet Eralp dostumuza evlenince bir haller oldu. İki Cuma gündüz Dükkânın civarına kadar gelip, Cuma gecesi sohbetlerine nail olamıyor. Vay yalan dünya! H. Ahmet Eralp bu vaziyete düşerse Dükkânın istikbâli kimlere emanet edilecek.

-------------

Türküdar Fazlı Bayram dostumuzun dediğine göre Cuma günleri düğün takip eden kibar dost Mehmet Âkif Şen çoktandır gözden ve gönülden ırak düşmüştür.

--------------

Kadîm dostlarım Hasan Keklikçi ve Mehmet Yılmaz uzun zamandır Cuma sohbetlerine gelmediklerinden “müstâfî" sayılacaklardır. Buna çok üzülüyorum.

-------------

Hâsılı, tercümanım, gönül dostum, gayretli Dükkâncı Ferhat Ağca kaldı yanı başımda. Dükkân çavuşları Mustafa Cihan Alliş, Melih Erdem ve Ökkeş dostlarımız Cuma Kapısı’nı erkenden açıp, fikirli çayı ocağa koyan ikinci kuşağın en sâdık numuneleridir…

-------------------------------------------------------

BİR AÇIKLAMA

Ey azizan!

“Millet kimlikli Türk mü, ulus kimlikli Türk mü?” adlı bir önceki yazımızın “Durkheim ulusçuluğuna karşı ‘millet’i ihya etmek” ara başlığıyla devam eden 7. paragrafında aceleden zihin karışıklığına sebep olabilecek ifade düşüklükleri görüldü. O paragrafın düzeltilmiş hâli aşağıdadır; arz ederiz:

“Bugün maalesef her kademede yaygın olan seküler ulus anlayışının arkasında, millet kavramını, büyük ölçüde pozitivist bilim anlayışına yakın olan Durkheim'ın sosyolojik nazariyesiyle târif eden, İslâm’ı milletin temel

belirleyicisi olmaktan çıkaran, “Dinde Türkçülük” adına Kur’an ve ezanın Türkçe okunmasının ideologluğunu yapan, “Osmanlı’ya millet-i hâkime, onun aslî unsuru olan Türklere de millet-i mahkûme (bir ülkede din ve kavim bakımından azınlık olanlar)” diyerek fahiş derecede idrak yanlışına düşen Ziya Gökalp’ın fikirleri vardır. (Türkçülüğün Esasları)”

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.