KURBANIMIZIN ÖNÜNDEKI ÇELDİRİCİLER

Hüseyin Yılmaz

Arafat’ta hayatın o çılgın koşu bandından indik, durduk ve aynaya ilk kez filtresiz baktık. Meş’ar’ın zifiri karanlığında sabaha kadar uyumayıp siperde bekledik; bizi köleleştiren ne varsa ona fırlatmak üzere kendi ellerimizle, kendi irademizle yetmiş adet sarsılmaz prensibimizi, yani taşımızı topladık. Şimdi şafak söktü. Heybemiz taşla dolu, kalbimiz inançla... Ve ayaklarımız bizi o büyük toplu hücum meydanına, yani Mina’ya götürüyor. Burası teorinin bittiği, pratiğin başladığı yerdir. Arafat’ta aldığın kararları, Meş’ar’da topladığın cephaneleri hayata geçirme, yani eylem arenasıdır. Hayat sahnesinde kötülüğün, adaletsizliğin ve insanı hiçe sayan sistemlerin karşısına dikilip o taşları fırlatma vaktidir. Mina’daki üç büyük sütun, insanlık tarihi boyunca insanı köleleştirmek için kurulmuş üç sinsi tuzağı, hayatın tam göbeğindeki üç devasa putu simgeler.

Mina’da karşına ilk olarak gücün ve despotizmin putunu simgeleyen en büyük sütun çıkar. Bu sütun; gücü eline geçirenin zayıfı ezdiği, adaletsizliğin "düzen böyle" denilerek meşrulaştırıldığı o dayatmacı, despotik anlayışın sembolüdür. Tarihteki adı Firavun olan bu put, bugün iş hayatımızda ve sosyal ilişkilerimizde farklı maskelerle karşımıza dikilir. Mesela bir kurumda, bir okulda ya da bir şirkette yöneticisin. Yukarıdan bir yerlerden ya da çevre dairesinden bir talep geliyor; birinin hakkını yemen, liyakati çiğnemen, arkası sağlam olanı öne geçirmen isteniyor. Herkesin "Yukarıdan emir böyle geldi, koltuğu riske atmaya değmez" diyerek boyun eğdiği o kırılma anı var ya; işte o an karşına dikilen o büyük şeytandır. Oraya gidip ilk taşı fırlatmak; koltuğu, makamı ve geleceğini riske atma pahasına o adaletsiz kâğıdı imzalamayı reddetmektir. Güce tapmayıp hakkı savunan her dik duruş, bu putun göğsüne inen ilk taştır.

Yoluna devam edersin ve karşına sermayenin ve tüketimin putunu temsil eden ikinci sütun çıkar. Bu orta şeytan, insanı sadece parayla, markayla ve malla ölçen; her şeyi alınıp satılacak bir meta olarak gören o sinsi ekonomik çarkın, yani Karun zihniyetinin sembolüdür. Bugün gündelik hayatımızda bizi esir alan, "Ne kadar lüks yaşıyorsan, hangi marka arabaya biniyorsan o kadar değerlisin" diyen tüketim çılgınlığı tam olarak bu puttur. Çocuğuna sırf "arkadaşlarından geri kalmasın" diye çılgınca alışveriş yapan, evini sürekli yenileme ihtiyacı hisseden, daha çok kazanmak için rüşvete, faize, kul hakkına ya da esnaflıkta hileye göz yuman insan bu sütuna yem olmuştur. Bu puta fırlatılacak taş; "Ben sizin bu sahte ihtişam oyununuza alet olmuyorum" diyerek sadeliği seçmektir. Herkesin gemisini kurtarma derdine düştüğü bu çağda, kazancını paylaşıp bir yetimin elinden tutmak, paranın saltanatına fırlatılmış en sert çakıl taşıdır.

Ve nihayet son durakta sahte kutsalların ve kibrin putunu barındıran o en sinsi küçük şeytanla yüzleşirsin. Bu sütun, hakikati örten sahte dindarlığın, dini sadece şekillere indirgeyen Belam zihniyetinin ve en nihayetinde içimizdeki o bencil enaniyet canavarının sembolüdür. Hayatta biraz başarılı olduğunda, toplumda bir itibar kazandığında, dindarlığınla ya da iyiliklerinle öne çıktığında içimizdeki o karanlık köşeden bir ses fısıldar: "Sen herkesten daha doğrusun, sen çok özelsin." İşte o an, o küçük şeytan ruhunu kemirmeye başlamıştır. İbadetleri, makamı ya da unvanları bir kibir kalkanı olarak kullanıp insanlara tepeden bakmak bu putun esiri olmaktır. Ona fırlatılacak taş; kendi nefsini sigaya çekmektir. Kendini herkesten üstün görmeyi bırakıp bir çocuğun göz hizasına inmek, elinde birini ezecek güç ve haklılık varken sırf Allah rızası için affedebilmek, içimizdeki o intikam ve kibir canavarına fırlatılmış en ağır taştır.

Taşlama bittiğinde, Mina bizi hayatın en sarsıcı sorusuyla baş başa bırakarak hayatındaki İsmail’i bulmak ve onunla yüzleşmek zorunda olduğunu fısıldar. Buradaki kurban, sadece bir hayvanın kesilmesi ve bayram ritüeli değildir. İsmail; senin hayatta en çok sevdiğin, vazgeçemediğin, Tanrı ile arana giren, seni özgürlüğünden alıkoyan dünyevi prangandır. Bu senin titrediğin makamın olabilir, kaybetmekten korktuğun şöhretin olabilir, bankadaki paran olabilir, hatta bazen evladına karşı duyduğun ve seni adaletsizliğe sürükleyen o körü körüne bağlılığın olabilir. Mina’da o kurban bıçağını vurmak; işte o en çok bağlandığın, esiri olduğun dünyevi bağı Allah rızası için gözden çıkarabilme iradesidir. "Her şey feda olsun, yeter ki hakkın hatırı ali kalsın" diyebilmektir.

Büyük fedakârlığın ardından gelen son perdede ise tıraş olmak ve maskeleri tamamen atmak gerekir. Saç, insanın toplum içindeki "fiyakası", süsü ve dış görünüşüdür; yani egonun dışa vuran son kalesidir. Saçını kazıtmak, o güne kadar seni toplumda var eden tüm yapay imajları, statü göstergelerini ve estetik takıntıları sıfırlamaktır. Mina’dan çıkan insan; gücün despotizmini, paranın sömürüsünü, maskeli kibrini taşlayıp devirmiş; içindeki en büyük bağı kurban ederek zincirlerini kırmış ve tamamen sıfırlanarak hayata yepyeni bir bilinçle başlamış olan özgür insandır. O insan bayram sabahı evine, işine, sınıfına ya da şehrine döndüğünde artık çaresiz bir kurban veya edilgen bir seyirci değildir; hayatın tam ortasında kötülüğü eritip bitiren canlı bir adalet abidesidir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.