Mülk Allah’ındır.
Bu hakikat, eski İstanbul konaklarının kapı tokmaklarının üzerine, hattatın zarif kalemiyle “Yâ Mâlike’l-Mülk” (Ey mülkün gerçek sahibi) şeklinde nakşedilirdi. Eve giren de çıkan da haddini bilsin; kapının ardındaki mülkiyetin geçici, insanın ise sadece bir emanetçi olduğunu unutmasın diye…
Bugün o levhalar yok. Onlarla birlikte, kalplerimizdeki mülkiyet şuuru da kırılıp döküldü.
Fıkıh ilmi, zahirde kimin neye sahip olduğu ile ilgilenir; tapu kayıtlarıyla, alım-satım akitleriyle konuşur. Ancak Takva Fıkhı, meselenin ruhuna, yani mülkiyetin hakikatine odaklanır. Tam da burada modern insanın en büyük buhranı ortaya çıkar: Kendine ait olmayana duyulan yakıcı sahip olma arzusu.
Mülkiyet Bir Vehimdir
Bu hırsın temelinde derin bir ontolojik yanılgı yatar. İnsan, fıtraten ebediyeti arzulayan bir varlıktır. Ancak bu arzuyu fani dünyada tatmin etmeye kalktığında, eşyaya ebedîymiş gibi sarılır.
Takva nazarıyla bakıldığında, mülk edinme hırsı (tûl-i emel), insanın kendi ölümlülüğünü inkâr çabasından başka bir şey değildir. “Benim” dediği her nesneyle varlığını sağlamlaştırdığını zanneder. Arabasıyla hızlanır, eviyle genişler, arazisiyle kök saldığını düşünür. Oysa hakikat şudur: İnsan mülkün sahibi değil, sadece şahididir.
Düşünün; dünyaya çıplak gelip, dünyadan bir kefenle —ki onun bile kesinliği yoktur— ayrılan bir varlık, nasıl olur da “Bu arazi benim” diyebilir? Bu hâl, bir yolcunun mola verdiği handaki sandalyeye sahip çıkıp “Bunu eve götüreceğim” demesine benzer. Hancı (El-Mâlik) ise bu gaflete sadece tebessüm eder.
Hırs: Ruhun Boşluğunu Taşla Doldurmak
Peki bu bitmeyen hırs nedir?
Fıkıh dilinde buna tamah denir ve manevi bir hastalıktır. İnsan, içindeki sonsuzluk boşluğunu Allah ile doldurmadığında, o derin krateri eşyayla, parayla, betonla doldurmaya çalışır. Ne var ki sonlu olan, sonsuzu dolduramaz. Dolduramadıkça hırslanır, hırslandıkça daha fazlasını ister.
Efendimiz (s.a.v.)’in şu ikazı, takva fıkhının özeti gibidir:
“İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur.”
Buradaki hırs, sadece “daha fazlasını istemek” değildir. Asıl hırs, emaneti mülk zannetme gafletidir. İnsan, elindeki nimetin Allah’tan bir ikram ve aynı zamanda bir imtihan olduğunu unuttuğu an, o nimetin kölesi olur.
“Mülk Allah’ındır” dediğimizde özgürleşiriz;
“Mülk benimdir” dediğimizde ise o mülkün bekçisi, hamalı ve hizmetçisi hâline geliriz.
Takva Fıkhının Hükmü
Takva fıkhına göre:
Mülkiyet: Tasarruf hakkının geçici devridir.
Zenginlik: Biriktirmek değil, paylaşabilmektir.
Hırs: Allah’a güven eksikliğidir; tevekkülsüzlüktür.
Eğer insan, rızkın kefilinin Allah olduğuna gerçekten iman etseydi, yarın endişesiyle bugünün haramına el uzatmazdı. Mülk hırsı, derin bir iman zafiyetinin dışa vurumudur.
Bu hâl, “Ya Rab, senin hazinene değil, kendi cüzdanıma güveniyorum” demenin sessiz itirafıdır.
Sonuç: Emaneti Sahibine Teslim Etmek
Aziz dostum,
Tapular, senetler, banka hesapları… Bunlar yalnızca dünya hukukunun geçerli olduğu kâğıt parçalarıdır. Mahkeme-i Kübrâ’da geçerli olan tek mülk; selim bir kalp ve salih bir ameldir.
Kendine ait olmayan mülke sahip olma hırsı, kiracısı olduğun bir evi üzerine tapulamaya çalışmak kadar abes bir çabadır. Ev sahibi er ya da geç kapıyı çalacak ve “Süre doldu” diyecektir.
Öyleyse gel, yükünü hafiflet. Sahibi olmadığın şeylerin hamallığını bırak. Mülkü sahibine —Allah’a— kalben iade et ki, O da seni dünyada o mülkün efendisi, ahirette ise cennetinin varisi kılsın.
Unutma: Elin dolu olabilir, ama kalbin boş kalabilir.
Mühim olan, kalbinin dünyayla dolmamasıdır.