İnsanlık tarihi, aslında iki insanla başladı…
Birisi Habil’di…
Birisi Kabil…
Birisi hakkın tarafında durdu…
Birisi nefsinin, kibrinin ve şeytanın tarafında…
Ve o gün başlayan mücadele, bugün hâlâ devam ediyor…
Adem Aleyhisselam’dan bugüne kadar bütün peygamberlerin ortak çağrısı aynıydı:
“İnsanları kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul yapmak…”
Çünkü insan, başıboş yaratılmadı…
Bir amaç için gönderildi…
Bir söz verdi…
Ruhlar âleminde Rabbine;
“Sen bizim Rabbimizsin” dedi…
Sonra dünyaya gönderildi…
İmtihan için…
Adalet için…
İyiliğin yeryüzüne hâkim olması için…
Peygamberler sadece birer haberci değildi…
Onlar yürüyen Kur’an’dı…
Hayatın içine inmiş hakikat önderleriydi…
Bu yüzden Allah, Peygamber Efendimiz için:
“Onun hayatında sizin için güzel örnekler vardır” buyurdu…
Ama ne yazık ki bugün Müslümanların büyük kısmı, Peygamberi sadece sevilecek bir şahsiyet gibi görüyor…
Hâlbuki O, takip edilmesi gereken bir önderdi…
Hayatın merkezine konulması gereken bir rehberdi…
Bir zamanlar bu ümmetin çocukları vardı…
Tarık bin Ziyadlar vardı…
Eyyub el-Ensariler vardı…
Sarı Saltuklar vardı…
Onlar rahat döşeklerde büyümedi…
Onlar, “Nasıl daha çok kazanırım?” diye yaşamadı…
Onlar, “Allah’ın adaleti yeryüzünde nasıl hâkim olur?” diye yaşadı…
Tarık bin Ziyad, gemileri yaktırıp Endülüs’e yürüdüğünde sadece bir toprak fethetmiyordu…
İnsanlığın ufkunu açıyordu…
Endülüs, sadece bir devlet değildi…
Bir medeniyetti…
Bir vizyondu…
Bir ufuktu…
Bugün bile insan aklını hayrete düşüren Elhamra Sarayı, aslında Müslüman zihninin ne kadar ileri gidebildiğinin ispatıdır…
İspanya’nın kavurucu sıcağında, mermerlerin altından dolaştırılan su sistemiyle sarayın sıcaklığını sabit tutabilen bir medeniyet düşünün…
Kışın aynı sistemle ısıtılan odalar düşünün…
Ve bütün duvarlarda aynı cümle yazılıydı:
“La Galibe İllallah…”
“Allah’tan başka galip yoktur…”
İşte mesele buydu…
Kazandıran teknoloji değildi sadece…
Kazandıran imanla birleşmiş akıldı…
Tevazu ile birleşmiş güçtü…
Ne zaman ki o medeniyet ihtişamına aldanıp Allah’ı ikinci plana itti…
İşte o zaman çözülme başladı…
Sonra ne oldu?
Gırnata düştü…
Saraylar sustu…
Mescitler sustu…
Müslüman kadınlar ağladı…
Çocuklar katledildi…
Ve son emirlerden biri olan Sultan Ebu Abdullah, şehri terk ederken dönüp Gırnata’nın yanışına baktı…
Ağladı…
Annesi Ayşe Sultan ise tarihe geçen o sözü söyledi:
“Erkekler gibi savunamadığın vatan için şimdi kadınlar gibi ağla…”
Aslında bugün İslam dünyasının hâli de biraz budur…
Afganistan işgal edildiğinde ağladık…
Irak işgal edildiğinde ağladık…
Suriye yıkılırken ağladık…
Gazze’de elli bin çocuk katledilirken ağladık…
Sürekli ağlayan bir ümmete dönüştük…
Hâlbuki Allah, ağlayan değil ayağa kalkan bir ümmet istiyor…
Şikâyet eden değil sorumluluk alan bir nesil istiyor…
Bugün yeniden Tarık bin Ziyadlara ihtiyaç var…
Yeniden Eyyub el-Ensarilere ihtiyaç var…
Yeniden davası uğruna rahatını terk edecek gençlere ihtiyaç var…
Çünkü hayat boşluk kabul etmiyor…
Ya hakikat yürür…
Ya da batıl gelip o boşluğu doldurur…
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir medeniyeti yıkan şey düşmanın gücü değil, hakikatten uzaklaşan nesillerin zayıflığıdır…